insan hayatında umut ve ölüm üzerine

  varlığımız yegane bir hisle eş değer tutulabilir mi, bilmiyorum. fakat ben eş değer olma ihtimali üzerinden konuşacağım.


aslında hepimiz gerçekleşme ihtimalini bildiğimiz hâlde gerçekleşen olaylara karşın, tepkimizi sunarız. hayatımızda gerçekleşmesini umut ettiğimiz her ânı canlı bir kişi bağlamıyla varlığını sürdürür. yani başlıca umut ettiğimiz şey varlığımızdır. hayatımızı sürdürmek [ölmemek] biz insanlar için büyük bir önem taşımakta. 


umut ettiğimiz ve sonrasında gerçekleşmeyen ihtimallerin bizde bıraktığı burukluğu hatırlamaya çalışalım. yaşam süremize kıyasla kısacık olan bu süreyi aştıktan sonra tekrardan bir umutla can buluyoruz. neşe, haz, nefret, cinsellik vb. 


sanırım burukluğumuzu bu kadar kısa sürede atlatmamız biz insanların bir ahmaklığı. umuda müptelalığımız da bunun cabası.


aklımı kurcalayan tek soru şu; (bu kadar yazmamın tek sebebi de bağlamı kavramanazdı. yani ben soruma cevap arıyorum. bir bilen çıkarsa memnun olurum.) ölüm tehlikesi atlattıktan sonra niçin bir burukluk yaşamıyoruz da, daha güçlü bir şekilde hayata bağlanma ihtiyacı güdüyoruz? 

antopkholes'in ölümünde cansız şahit

 dalmış olduğu delikten gözlerini ayırdı. etrafında kimseyi göremedi. elleriyle pantolonun ceplerini kontrol ettikten sonra saçlarını sağa doğru taradı. tekrardan duvardaki deliğe odaklandı. bir ânda irkildi, etrafına bakındı. tek başınaydı. elleriyle ense kökünü kavradı. çıkması için iki tane yumruk attı. kadın elini kavradı. adam kasılmış ellerini hissetmeye başladı. bir anda gevşedi. elinin üzerindeki damar hacmini kaybetmeye başladı. kadın çıplak ayaklarıyla erkeğin önüne geçti. gözlerinin içine baktı. koşarak deliği kapadı. adam kadından korktu. bu duyguyu hayatında kaçıncı defa tattığını düşünmeye başladı. kadın yerinde durmadı. erkeğin sağ ayağına bastı. erkeğin elini kavradı. sıkmış olduğu yumruğu tırnak uçlarıyla açtı. adamın eli su çıkarmayan kuyulara benziyordu. kadın jam ağızlı ince sigarasının külünü adamın avucuna saldı. diğer elini kaldırdı ve birr dilekte bulundu adam. mahcup ve ince ses tonuyla kulağına doğru üfledi. kadın deliye döndü. sararmış dişlerini gösterdi. üstüne sinmiş kokuyu fütursuzca geğirdi. işte bunun gerçeklik olduğunu anlamaya yakındı adam. fakat anlamadı. kokunun özel yanını düşündü. özgünlüğünü, mahcubiyetini ve kaosunu. ancak sek bir koku bunun müsebbibi olabilirdi. 


sonra gülümsedi. yanakları kasıldı. gözleri kısıldı. kirpiklerini suladı. 


"berrak suyun doğumuna, ve bizlerin eşsizliğine

ve yaşamak

yaşamak

sunaklardan taşan suya 

berraklığa 

[sesi kısıldı son bir hamleyle]

suyun berrak ölümüne"


kadın ve adam sular içinde dirildi. takozu indirdi mi, ne ayıplar! 


sırtlanlar gördü.

sadece 

sırtlananlar


ve lar lar, çoğul lar lar rrrrrr rr r


basit bir deney!

bugün deney yapacağız ama bilimsiz. deney şu; yanınızda iki gün boyunca taşıyabileceğiniz küçük bir defter ve kağıt parçası alın. ve elbette kalem. yapmanız gereken tek şey şu; iki gün boyunca insanlarla konuşurken onlara önerdiğiniz ve nasihat buyurduğunuz şeyleri kaleme alın. 

19.02.21 saat 00.00'da yayınlayacağım yazıyla deneyinizin sonucunu öğrenmiş olacaksınız. 

iyi günler dilerim.

Gün Yüzü Görmeyen Gözün Hikayesi

Suphi hiç gün yüzü görmediğinden gözlerini kaldırıp saklaması için annesine verirmiş, annesi de yazın kışlıkların arasında, kışın da yazlıkların arasında hurç hurç saklarmış Suphi'nin gözlerini..Bir kış vakti gözlerinin çukuru hep yağmurla dolduğundan,Suphi annesinden gözlerini istemiş annesi hurçtan çıkarıp vermiş gözlerini Suphi’ye. İşte o gün bugündür Suphi’nin gözlerinin rengi naftalin kokar.

Ne Kadar Da Salağız

Ben salağım. Ben salağım diyorum bu demek oluyor ki salaklığımın farkındayım. Eğer bana salak olduğumu bir başkası söyleseydi salaklığının farkında olmayan bir salak olacaktım. Salaklığımızın farkında olmak zihnimizdeki kilitleri yerlerini tespit etmek demektir. İnsan zihni basmakalıp düşünceleri yerleştirmeyi çok sever. Amiyane bir tabirle "dolma yutmak" da diyebiliriz buna. Misalen "Benim adım hıdır elimden gelen budur" şiarını benimsediğiniz, tesahüp ettiğiniz anda bir dolma yutmuşsunuzdur. İnsanı gayretten alıkoyan bir tembellik kalıbını edinmişsiniz demektir. Başka bir misali 'medya' üzerinden vermekte fayda var. Üniversitedeyken bir gün Siyaset Bilimi dersimize giren ve benim çok sevdiğim Kerim Tekinalp Hoca odasında "Bak kızım" diyerek şunları söylemişti: "Medya insanları kısık ateşte kıvama getiren bir tenceredir." İlginç bir tanımdı. Ben de tanımın üzerine giderek bazı sorular yönelttim. Bana anlattığına göre 1989 Türkiye yerel seçimleri sırasında BBC Türkçe yayınında merkezî cepheyi hedef alırken İngilizce yayınında sol cepheyi hedef almış. Yani Türkiye'de eğitim seviyesi yüksek olanlara ayrı, düşük olanlara ayrı oynamış ve bu vesileyle SHP'nin seçilmesinde ufak da olsa bir rol oynamış. Her neyse.. Salaklık baki demişler. (Ne kadar da salakça bir söz) Fakat insan bu işin böyle olmaması gerektiğini kavramalı. Önünümüze yiyelim diye her yemek atanın yüzüne değil de eline bakarsak dolma yutmaya devam ederiz. Önümüze bir şey bıraktıklarında bırakanın eline değil de yüzüne bakmamız gerek. Onun kim olduğunu anladığımızda aslında önümüzdekinin bir avuç kül olduğunu anlayabiliriz. Bırakalım arkamızdan "kül yutmaz" desinler. Dolma yutmaktan iyidir. 

Unutmayalım ki salaklığımızın farkına vardığımızda önümüzde tekrar anlamlandırmamız gereken koca bir alan açılır. Buna anlam alanı diyelim. Anlam alanlarımızı boşaltmak ne kadar zorsa tekrar doldurmakta o kadar kolaydır. Artık bir zahmet yoğurdu üfleyerek yiyelim. 

Tabi o esnada dikkat etmemiz gereken bir husus daha var: "Senden önemlisi yok", "Sen herkesten daha değerlisin", "Bırak onlar seni düşünsün", "Kimseye kendinden kıymetli görme, bırak onlar seni kıymetli görsün" gibi "sen sen sen" diyen salakça zırvalıkları yutup "ben ben ben" diye tutturursanız kibrinizin anlam alanlarınızı nasıl zehirlediğini bilemeden öleceksiniz. 

Seher Hekimhan

Pazar günlerinin ilişki bitirici etkisi

...Bir masaya oturdu, sormadan çay verdiler ya da sordular da Yusuf duymadı. Ağır hareketlerle sigarasını sardı, düzeltti, yaktı. Kafasını kaldırıp çay bahçesindeki masalara baktı. İnsanların en kıymet verdiği insanlara vakit ayırdığı Pazar gününe odaklandı.

Yusuf'a göre tatiller 'Çok muhabbet tez ayrılık getirir' ata sözünün vücut bulduğu günlerdi. Sigarasını solurken bunu düşündü. Pazar günlerinin ilişki bitirici yönü çırılçıplak karşısındaydı.

Masalar dolusu insanlar, binlerce yıldır uzlaşılamayan konuları yeniden ve yeniden tartışıyordu. Sevgili adayları, sevgililer, iş arkadaşları, yeni evliler, eski evliler, ortak hobili insanlar, okul arkadaşları, çocuklu aileler, çocuk yaptığına pişman karı kocalar, istediği ışıklı oyuncağı almadığı için babasına kızgın çocuklar... Tüm ilişkiler doğanın kanunuymuş gibi yıpranıyor, onarılıyor ve öncekinden daha büyük yaralar alıyordu...*

"insan yaşamı ahmaklığa mahkûmdur"

 "niye benimle bir şey paylaşmıyorsun" diye sordu adam. kadın, ince parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasından bir firt çekti, ve perdelerin ardına doğru üfürdü. adam masanın sağ köşesinde bulunan çerez tabağına uzandı, ağzına bir adet tuzlu fıstık attı. kadın adamın dudağını izlemeye başladı. çerezi yerken çıkardığı sesleri dinledi. adam bir çerez daha attı. elini kumandaya doğru yöneltti, televizyonda takip ettiği dizinin sesini kıstı. eşine doğru döndü. bir gözü hâlâ sesini kıstığı dizideydi. kadın, gözlerinin içine baktı. çerezlere baktı. sigaraya baktı.

adam tişörtünün altından sıyrılan atletini kaldırdı. kıllı kalça üstünü kaşıdı. kadın kitaplığına baktı. gözüne lale müdür takıldı. televizyondaki diziye kaydı gözü, kıllı kalça üstünü kaşıyan eşinin eline baktı. 

sigarasından bir fırt daha çekti. ayağa kalktı. eşinin yanına oturdu. tişörtünü kaldırdı. kıllı kalça üstüne doğru üfürdü. 

ve perdenin ardındaki gerçeklik açığa çıktı.